Ahmet Yiğider’in Sanatı: “Karmaşık Bir Nöron Organizasyonu” / Emre Zeytinoğlu

27 Şubat – 23 Mart 2025 tarihleri arasında CerModern’de gerçekleşen Ahmet Yiğider’in “Karınca Yuvası” sergisine paralel olarak yayınlanan “Heykelde Duyusallık ve Karınca Yuvası” isimli kitapta yer alan ve Emre Zeytinoğlu’nun kaleme aldığı “Ahmet Yiğider’in Sanatı: Karmaşık Bir Nöron Organizasyonu” isimli bölümden sadeleştirilerek alınmıştır:


Ahmet Yiğider’in sanatının temel taşlarını, neredeyse tümüyle duyular-arası geçişlilikler, kaymalar ve yorumlar oluşturur. Deneyimlenen her şeyin, beyinde farklı bir etkinlik örüntüsü yaratması… Bu da demektir ki: Ahmet Yiğider’in sanatı, tam da nöron organizasyonu üzerine yaptığı tasarım denemelerdir; daha farklı bir söyleyişle ise David Eagleman’ın ve Jonah Lehrer’in tanımladığı biçimde, o denemelerden üretilmiş “karanlık bir tiyatroda oynanan elektrokimyasal yorumlar”dır. Bunun da ötesinde, o yapıtlar bilimsel verilerden başka, zaman zaman edebi eserlerde de karşılık bulur.
Sanat, tasarım ve bilim arasında yer alan Ahmet Yiğider’in yapıtlarının doğmasının bir nedeni var; o da sanatçının bu alanları kapsayan bir eğitime sahip olması ve bilimsel alanda koku ve tat duyularına ait laboratuvar çalışmalarını, hâlen sanattan bağımsız olarak da sürdürmesi… Yıldız Teknik Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nde lisans eğitimi alan,  İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Tasarım Bölümü’nde de yüksek lisansını tamamlayan Ahmet Yiğider, kendi formasyonunu “Intellect” adlı sergi kataloğunda şu satırlarda açıklıyor:
Mühendislik benim için madde ve malzeme ile dost olmak demek ve bu yönüyle sanat tekniği için güçlü bir altyapı vaat ediyor. Endüstri ve Sistem Mühendisliği ise üretim sistemleri için olduğu kadar, toplumsal ve ekonomik modeller için de bir sistem öngörüsü sunuyor. Tasarımı, disiplinler-arası bir derinlikte anlamakla birlikte, koşullu, hesaplı ve ultra-disipliner bir sanat pratiği olarak görüyorum. 
Söz ettiğimiz bu eğitim ve meslekî birikim, sanatçının katıldığı 9. Çanakkale Bienali’ndeki “İncir, İnsan, Toprak” adlı enstalasyonunda son derece net olarak öne çıkıyor. Yapıtın karakterini ise görsellikle birleşen koku etkisi oluşturmakta… O, söz konusu enstalasyonu hakkında şu açıklamayı yapıyor:
Bu enstalasyon; boşluğu, pamuk ipliğinden sarkıtlar ve koku molekülleriyle böler. Sınırları kokunun belirlediği iki çizgi arasında oluşan yol, ilerledikçe daralmakta ve izleyiciyi tek bir noktaya götürmektedir. Toprak kokusuna. Enstalasyonun iki yanında, bir tarafta her adımda toprak kokusuna dönüşen incir kokusu, diğer tarafta ise her adımda toprak kokusuna dönüşen “insan kokusu”. İncir kokusu ve insan kokusu ilerledikçe kendi karakterini kaybeder ve kavuşma noktasında müşterek bir toprak kokusuna dönüşür.  

 


İncir, İnsan, Toprak (2024): Ahmet Yiğider, Çanakkale Bienali
500 x 180 x 300 cm / Pamuk ipliğinden sarkıtlar ve uçucu moleküller; incir kokusu, insan kokusu, toprak kokusu

 

Galeri mekânında farklı kanallar içine sokulmuş incir, insan ve toprak, kokular yardımıyla birbirleri ile birleşip “tek bir doğa”ya dönüşüyor ki o dönüşümün sonucu da izleyiciye yine birleşik kokular aracılığı ile iletiliyor. Bu da içinde yol alınan enstalasyonda baskınlaşan toprak kokusu ile insanın da dâhil olduğu doğanın kokusuna evriliyor. Burada sanatçının hedefi şu: İnsanın artık kaybolup gittiği uzak gelecekte, önce “insan-incir” gerçekliğine, sonra da doğaya dair değişmez etken hâlindeki toprağa ulaşılması… Ya da şu: İnsan kaybolup gittikten sonra, doğada ondan ne kalacak? 
Yeni bir bilinç iradesinden söz ediyor sanatçı: Milyonlarca yıl önce “primat takımı”nın evrimi ile var olmuş insan türünün bilişsel kalıntılarına ulaşabilme ve o türün doğa ile kurduğu değişmez ilişkiyi sezebilme arzusu… Ya da o milyonlarca yıl önceki insan ile bilişsel ortaklığı ölçebilme çabası… Arkeolojik ya da biyolojik araştırmalara benzer bir çalışma sürecine benzemiyor bu; çünkü her bilim dalı gibi bu iki bilim dalı da “bugün”e kadar gelen süreçte, farklı ideolojilere göre tanımlanmış “pozitif veriler” ile doludur ve tümü de yine “bugünün bilinci” ile meşrulaşmıştır. Oysa bu enstalasyon, o “pozitif veriler”in tam tersini uygulamak istiyor: İnsan ve doğa bağlantısını kurabilmek ve dolayısıyla o bağlantı çerçevesinde bilişsel ortaklığı saptayabilmek… İnsana dair en saf ve en özgün, aynı zamanda da hiç değişmeyen karaktere, başlangıç noktasında tanıklık edebilmek… Sanatçı, işte bunun en uygun malzemesi olarak koku algısını seçiyor. Sezmek, görmek ve bilmek arzusunun karşılanabileceği, manipülasyondan en uzak yöntem olarak: Koku… En değişmez ve dış etkenler tarafından müdahale edilemeyen veri olarak: İnsan kokusu… 
Gerçekten de “insana ilk evrilmiş bir yaratık”tan bu yana, onun hiç değişmeyen bir kokusu olabilir mi? Şöyle de sormak mümkün: İnsanlığın doğa içindeki yaşamını belirleyen, o “insansı”dan, yani bir “hominid”den şimdiye kadar kendi varlığını sürdürmesini sağlayan bir kokudan söz edebilir miyiz? Üstelik “varlığı sürdürme” işlevini üstlenen bir koku varsa, bu yalnızca insana ait bir özellik midir?
Ahmet Yiğider, insanın dışındaki memeli canlıların da karakteristik kokulara sahip olduğuna dair bir fikir yürütüyor ve bunu da bir “geyik türü” örneği ile öne sürüyor. Sanatçıya göre o tür, yaşamsal sürekliliğini bir kokuya borçludur: Misk… Yine 9. Çanakkale Bienali’ndeki “İncir, İnsan, Toprak” enstalasyonu için hazırlanmış broşürde, şöyle bir açıklama yer alır:
Misk, bir erkek geyik türünün vücudunda salgıladığı ve testislerine yakın bir noktada biriktirdiği güçlü kokulu bileşenin adıdır. Asıl amacı, bu türün kendi eş çekimini sağlamaktır. Söz konusu canlının genel vücut kokusu karakterine atfedebileceğimiz gibi, idrar kesesine yakın bir noktada olduğu için üreme döneminde canlının idrar kokusunda belirgin şekilde fark edilir.  
Oysa belli ki sanatçının bu enstalasyonda asıl peşine düştüğü şey, insan kokusudur. Onun, incir ve toprak kokusu ile birleştirmeye çalıştığı, böylece insanı tam anlamıyla doğaya ait bir yere ya da düpedüz milyonlarca yıl öncesindeki “ev”ine döndürebileceği koku da budur. Daha önceki sorumuza yeniden dönelim: Gerçekten de “insana ilk evrilmiş bir yaratık”tan bu yana, onun hiç değişmeyen bir kokusu olabilir mi? Burada ilk akla gelebilecek yanıt şu: “Türün başlangıcı”ndan bu yana, tüm evrim süreçlerini kat ederek “bugün”e ulaşan insanın biriktirdiği özellikler, belki de hemen doğum sonrasında, en saf haliyle açığa çıkıyordur. Türe özgü bir koku da belki o birikmiş özellikleri, değişken koşulları içererek taşıyan bir veridir. Bunu tam olarak bilemiyoruz, ancak elimizde bir bebeğin “saflık hâli”nden başka bir araştırma alanı yok. David Eagleman da bu “saflık hâli”ni bulabilme yolunda yine “bebeğe bakma” yöntemini öneriyor:
Beyinlerimiz sürekli olarak toplumsal yargılarda bulunur. Peki ama bu beceriyi deneyimler yoluyla mı kazanırız, yoksa doğuştan mı gelmiştir? Bunu anlamanın yollarından biri, bu özelliğin bebeklerdeki varlığını araştırmaktır. /…Güvenirliğin, yılların deneyimiyle öğrendiğimiz bir olgu varsayılır çoğunlukla. Ama bu türden basit deneyler bebeklik döneminde bile, dünyada yolumuzu bulmamıza yarayacak antenlerle donanmış olduğumuzu gösterir.  
Ahmet Yiğider ise karakteristik insan kokusunu elde etmek ve bunu enstalasyonuna aktarmak için aynı düşüncede olmalı ki o kokuya ulaşabilmek amacıyla, bebek teni üzerinden bir dizi deneye girişiyor. Yani David Eagleman’ın “insan davranışlarının doğası nedir?” diye sorduğu sorunun yerine, Ahmet Yiğider “insan kokusunun doğası nedir?” sorusunu yerleştiriyor ki bunun güvenilir yanıtını bulabilmek için de “bebek teni kokusu”na başvuruyor. Sanatçının söz konusu deneyi şöyle açıklanıyor:
 

Yiğider’in gece uykusundaki bir bebeğin tenine (ağırlıklı olarak boyun bölgesinde) ebeveynlerinin izni ve kontrolünde 8 saat bekletilen nötr kumaşlar üstünden GC-MS analiziyle [gaz kromatografisi ve kütle spektrometrisinin birleşimini kullanarak uçucu maddelerin hassas bir şekilde analiz edilmesi] elde ettiği uçucu molekül bulguları “insan kokusu” karakteri için temel oluşturmuştur. Bu noktada izovalerik asit, heksanal (aldehit C-6), heptanal (aldehit C-7), oktanal (aldehit C-8), nonanal (aldehit C-9) molekülleri, enstalasyondaki en temel ve en baskın uçucu bileşikler olarak örneklenebilir. Yetişkin bir insanın tenindeki koku özelliğine en önemli dış etkenlerden olan besin etkisi, anne sütü evresindeki bebek deneyinde saf ve özgün karakterini korumaktadır. Çünkü anne sütü, besinden tene geçen kokular konusunda muazzam bir filtreleme özelliği sunmaktadır. Sanatçı için bebek teninden alınan uçucu bileşenlerin analiziyle elde ettiği bulgular ve genel literatür birikimi temel ve bilimsel bir baz oluşturmaktadır. 
Bebek kokusu, yukarıda anlatılan her tür bilimsel araştırmadan bağımsız olarak, her insanın deneyimi ile de doğrudan ilgilidir. Şu rahatlıkla söylenebilir: İnsanlar zaten “doğal insan kokusu” hakkında bir bilgi ve yargı sahibidirler ve onların bebek kokusunun “en saf insan kokusu” olduğu konusunda hiçbir kuşkuları yoktur. Daha önce yukarıdaki satırlarda da belirtildiği gibi, bu durum edebiyatı da yakından ilgilendirmiştir. Patrick Süskind’in “Koku / Bir Katilin Hikâyesi” adlı romanı, bunun en çarpıcı örneğidir. Romanda bir sütanne, kendisine verilen bir bebeği emzirmeyi reddeder ve onun içine şeytanın girdiğini söyler. Oysa bebek ne henüz konuşabilmekte ne de rahatsız edici bir koku yaymaktadır. Sütanne ile ona bebeği teslim etmek isteyen rahip Terrier arasında geçen bazı konuşmalar, romanda şöyle aktarılır:
“İyi ama niçin be kadıncağız?” dedi Terrier ve yine saplı sepetin içini karıştırmaya başladı. “Baksana dünyanın en sevimli çocuğu bu. Rengi pembe, ağlamıyor, güzel güzel uyuyor, hem de vaftizli.” 
“Onun içine şeytan girmiş”
Çabucak çekti elini Terrier sepetin içinden.
“Olamaz! Kesinlikle mümkün değildir bir süt bebeğinin içine şeytan girmesi. Süt bebesi daha bir insan değil, taslak insandır ve tam gelişmiş bir ruhu yoktur henüz. Bu yüzden şeytanın ilgisini çekmez. Konuşmaya başladı mı ki, çocuk? Durup durup çırpınıyor mu? Odadaki eşyaları mı yerinden oynatıyor? Pis koku mu yayıyor? 
Rahip Terrier’nin betimlemeye çalıştığı “şeytan çocuk”, kendi inanç öğretisine bağlı birtakım olaylara bağlanmaktaydı; bebeğin söyleyebileceği “kötü” sözler, çırpınma, pis koku ya da doğa-dışı güçlere sahip olması gibi… Oysa sütannenin “şeytan çocuk” yargısı, hayli farklı bir saptamanın sonucunda ortaya çıkar ve rahip Terrier’ye şöyle der:
“Hiç kokmuyor.” 
Sütannenin hiç kokmayan bir çocuğu “şeytan” ilan etmesi de başka bir batıl inancın göstergesi olmalıdır; fakat hemen ardından gelen sütanne ve rahip Terrier arasındaki şu diyaloğun da düşünülmesi gerekir:
“Sağlıklı da onun için”, diye bağırdı Terrier, “sağlıklı da onun için kokmuyor! Yalnız hasta çocuklar kokar, bilinen bir şeydir bu. Bilindiği üzere çiçek [hastası] olan çocuk at gübresi, kızıl sıtması tutmuş çocuk çürük elma, veremli bir çocuksa soğan kokar. Bunun sağlığı yerinde, bütün eksiği o! Pis pis mi koksun istiyorsun? Kendi çocukların kokuyor mu senin?
“Hayır”, dedi kadın. “Benim çocuklarım, bir insan yavrusu nasıl kokması gerekiyorsa öyle kokarlar. /…Bu, çocuk gibi kokmuyor.” 
Çocuk gibi kokmak… İnsanların “kendiliğinden” bir düşüncesi bu; bir çocuk kesinlikle kendi türüne has bir kokuya sahip olmalı… Ve o da bir bebeğin henüz hiçbir dış etkiye maruz kalmadığı, sadece anne sütünün tenine yansıması olarak edindiği bir koku… Ahmet Yiğider, “anne sütü, besinden tene geçen kokular konusunda muazzam bir filtreleme özelliği sunmaktadır” diyor. Demek ki bu yüzden sanatçı, “saf insan kokusu” için en güvenilir veriyi ararken, bir bebeğin kokusunda karar kılıyor ve onu doğa içindeki insanı tanımlamak adına enstalasyonuna yerleştiriyor.
 

-----------------

Sütanne ile rahip Terrier’nin sahnesi, bizi farklı bir yöne sürükleyebilecek başka bir konuşmayı önümüze seriyor; burada can alıcı nokta da yine sütannenin bir yargısı… Rahip Terrier, söz konusu tartışma sırasında sütanneye, biraz kızgınlık ve biraz da telâşla şunu soruyor: 
“Şeytan lafını geri alıyoruz öyleyse. Güzel. Ama çok rica ederim, söyler misin bana, nasıl kokar ki bir süt bebesi, senin kokması gerektiğine inandığın gibi kokuyorsa? Hım?
Sütanne şöyle bir yanıt veriyor:
“Güzel kokar”. 
Sütannenin kesin kararı bu: Bebek kokusu, güzel kokudur; hepsi bundan ibaret… İyi de nasıl tanımlanabilir o koku? Ve o kokuya yakıştırılan “güzel” sözcüğünün tek başına anlamı nedir? “Güzel”i tek başına tanımlamaya kalkışmak, tüm bir “felsefe tarihi”ni kat etmek ve birbirleri ile uyuşan ya da çatışan fikirleri taramak demek olacaktır ki bu metnimizde buna ne gerek ne de olanak vardır. Üstelik “güzel” dediğimiz şeyin, felsefede algılar kapsamında örneklendirilmiş hiçbir “mutlak-gerçek” karşılığı yoktur: “Güzel nesne işte tam da budur” gibi… Daha da ötede, tat, ses, dokunma hissi ve kokunun da herhangi bir “şey” ile ilişkilendirilmeksizin tanımlanması mümkün olamayacağından ne felsefede ne de sanatta, bunların yine tek başlarına “mutlak-gerçek” tanımını kazanamayacağı açıktır. Bu yüzden, sütannenin “bebek güzel kokar” tümcesinin tam karşılığının ne olduğunu bilemeyeceğiz; ayrıca o sütanne de o kokunun ne olduğunu bilmiyor. O halde biz bu romanı okurken kendimize şu açmaza düşmüş soruları soruyoruz: Acaba sütannenin kendi çocuklarında duyup diğer bebekte duyamadığı koku neydi? Kendi çocuklarında duyduğu kokunun “güzel” oluşu, hangi “şey” ile anılmasından kaynaklanıyordu? “Güzel” koku eğer bir bebek kokusu ise, öyleyse o bebek nasıl kokmalıydı? Böyle soruların sonu gelmeyecek, sorular birbirleri ile bir döngüye girecek ve kesin bir yanıta varabilmemiz olanaksızlaşacaktır. Yine de “bir insanı, diğer insanların algısında güzel kılan şey nedir?” diye sorabilme şansımız vardır. Bir kez daha David Eagleman’a bakıyoruz; ama bu kez onun bir başka kitabı “Incognito / Beynin Gizli Hayatı” kitabına… Orada şöyle bir tanım yapılmaktadır:
İnsanların “güzel” olarak niteledikleri şeyler, özünde hormonal değişimlerden kaynaklanan doğurganlık işaretlerini yansıtır.  
Kadın ve erkek organlarının, bu hormonlara bağlı olarak biçimlenmesinden söz açıyor bu satırlar. Şunun vurgulandığı anlaşılıyor: “Östrojenle doluyum ve doğurganım.” Ne var ki bu biçimlenme, görsel algı için geçerli… David Eagleman, açıklamalarının devamında koku etkenini de ele alıyor ve insanı çekici kılanın, yine doğal yapıya ait veriler olduğunu öne sürüyor:
Güzellikle ilgili olarak verilen hükümler yalnızca görsel sistemin etkisiyle biçim kazanmayıp kokudan da etkilenir. Koku, olası eşin yaşı, cinsiyeti, doğurganlığı, kimliği, duyguları ve sağlığı hakkında epeyce bilgi taşır. Bilginin taşıyıcısı ise bir yerden diğerine akan bir moleküller filosudur.  
Açıklamalardan anlayabiliyoruz ki sütannenin o bebekten beklediği koku, onun doğuştan getirdiği, tüm doğallığını açığa vurabilecek kokuların bir bileşeniydi. Böylece, “güzel” dediği koku da oydu. Ve o halde o koku, bir insanın taşıyabileceği doğallığın, yani doğa ile mutlak ilişkisinin de kokusuydu. Dolayısıyla, Ahmet Yiğider’in de “İncir, İnsan, Toprak” enstalasyonunda, laboratuvar çalışmalarında elde ederek kullandığı bebek kokusunun anlamı burada belirmekteydi.
Şimdi de şunu düşünüyoruz: Pekiyi burada, Ahmet Yiğider’in bir geyik türüne referansla aldığı misk kokusunu nereye yerleştireceğiz? Orada da şöyle bir ayrıntı var; sanatçı, bebek teninden elde ettiği kokuya, bu misk moleküllerini de eklemiş ve tüm memelilere ait bir “doğurganlık kokusu”na ulaşmayı hedeflemişti. Böylece incir, insan, toprak etkenlerinin, “doğanın tümü” ya da “doğanın karakteri” ile aynı anda anılmasını sağlayabilmişti. Fakat böyle bir koku kompozisyonu, yalnızca bu enstalasyonla sınırlı kalmaz; sonraki aşamada, salt insan kokusu ya da tüm memelilere ait sembolik kokular, doğadaki diğer tüm canlılara da geçiş yapar. Hayvanlardan ağaçlara kadar genişleyen bir alandır sanatçının ilgi alanı…
 

-----------------
“Karınca Yuvası” adlı enstalasyon, mekânın ortasına yerleştirilmiş ve karınca yuvasını andıran konik bir formdan oluşuyor. Metalden üretilmiş spiral bir plana sahip bu yuvanın üstünü, hafif şeffaflıkta bir kumaş kaplıyor. Koninin içinde kokuyu takip ederek yol almakta olan izleyici, giderek şiddetlenen koku sayesinde yuvanın merkezine ulaşıyor. Aslında, sanatçının diğer yapıtlarını da göz önüne aldığımızda bu enstalasyon, bizi “doğa ve insan” birliğinden “doğa ve tüm canlılar” birliğine taşıyan bir sürecin son adımı gibi duruyor. Sanatçı için, canlıların her birinin de karakteristik kokuları olmalı ve her bir yapıt bu kokularla yüklenmeliydi. O anlamda, daha önceki insan kokusunu içeren “İncir, İnsan, Toprak” enstalasyonunun ardından, “Karınca Yuvası”nın ana etkeninin de karınca kokusu olması bizi hiç şaşırtmıyor. 
Karıncaların giriştiği her bir eylem ve maruz kaldığı her bir dış-faktör, onlarda farklı salgılara neden olmakta… Bu salgıların kokuları öylesine çeşitli durumlarda ortaya çıkıyor ki Ahmet Yiğider’in karıncaların vücut dokularında yaptığı kimyasal analizler, 1000’in üzerinde moleküle ulaşıyor. Doğaya dair dev bir ansiklopedi sayılabilir bu… Sanatçı, bu eseri için şunları söylüyor:
İzleyici “karınca kokusu”nun en yoğun olduğu noktaya, konik formun taban kesitindeki spiral alandan merkeze doğru yürüyerek ulaşabiliyor. Yayılan koku salonun tamamında fark edilir olsa da izleyici konik yapı içindeki spiralde ilerledikçe, merkeze doğru kokunun şiddeti artıyor. Sanatın, duyuların ve özelde koku duyusunun gücünü kullanarak, çıplak gözle görebildiğimiz en küçük bedenlerden biri olsa da doğanın en büyük hayvansal biyokütlesine sahip karınca türü ve insan arasında sessiz bir anlatıya, bir fısıltıya dikkat çekmek istedim. Bu provakatif deneyim ile bir adım daha yaklaşabilmeyi ümit ettiğim karınca türü ise tam sosyal yaşamın ve türünün her an salgılamaya devam ettiği kokuların izini sürüyor. 
Yukarıda “Karınca Yuvası” adlı duyusal eser için belirttiğimiz şu düşünceyi bir kez daha tekrarlayalım; demiştik ki: “Sanatçının diğer yapıtlarını da göz önüne aldığımızda bu enstalasyon, bizi ‘doğa ve insan’ birliğinden ‘doğa ve tüm canlılar’ birliğine taşıyan bir sürecin son adımı gibi duruyor.” Öyledir; ama yine de insan kokusunun ardından, karınca kokusuna yapılan bu geçiş, farklı canlıların kokularını her sergide art arda ve ayrı ayrı sıralamak anlamına gelmiyor. Bu kokular, sanatçının sergileri boyunca hem insan-hayvan türleri arasında bir bağ kuruyor ve hem de işin içine bitkileri de katarak tüm canlılar ile doğa arasındaki birliğe gönderme yapıyor. 
 

 

Karınca Yuvası / The Ant Nest (2024): Ahmet Yiğider, CerModern

10 x 5 x 4 m / Metal, kumaş, mikro sesler ve koku molekülleri

 

 

Söz konusu birlik hakkında bazı saptamalar yapmak mümkün… Önce “insan ve karınca”yı odağına alan enstalasyonlar arasındaki ilişkiye bakalım; bunlar bizim karşımıza sanki farklı gibi duran, ama yine iç içe geçmiş iki durumu çıkartıyor. İlk durum, bu iki tür arasında kurulabilecek toplumsallık biçimi… Belki ilk akla gelebilecek en basit şey, insanın ve karıncanın kendi toplumsallıklarını yaratmaları ve her birinin o toplumsallık içinde bir görev üstlenmesi… Örneğin, karıncalar başarılı bir tarım stratejisi kuruyor ve onlar da insanlar gibi tarıma dayalı bir uygarlık oluşturuyor. Bu toplumsallık çapraşık ve hayli dolaylı bir yön izliyor; yani bir karınca kolonisinde, hiçbir “tek birey” kendi yararına çalışmıyor. O karınca, kollektif hareketlerin bir üyesi olabildiği sürece kendisine bir yarar sağlayabiliyor. David Eagleman, kolonideki “yarar” meselesini şöyle açıklıyor:
Yaprak kesici karıncalar, oluşturdukları milyonlarca üyelik koloni içinde kendi besinlerini kendilerini yetiştirirler. Karıncalardan bazıları taze bitkiler aramak üzere yuvadan çıkar ve bulduklarında da bitkiden ısırdıkları büyük parçaları yüklenerek yuvaya taşırlar. Ancak karıncalar bu yaprakları yemezler. Daha küçük olan işçi karıncalar yaprak parçalarını alır ve çiğneyerek daha küçük parçalara böldükten sonra, bunları büyük yeraltı “bahçe”lerinde yetiştirdikleri mantarlara gübre olarak kullanırlar. Bu şekilde beslemiş oldukları mantar ise, karıncaların daha sonra yiyeceği spor üretici küçük tomurcuklar oluşturur. /…Her karıncanın tek başına yaptığı şey oldukça basittir. Karınca, yerel talimat ve kurallara uyar, o kadar. 
Ne kadar da insan toplumsallığını andırıyor; özellikle de 18. yüzyıl sonrası sanayi toplumunu… Burada insan ve karınca türlerinin ve hatta tüm canlı türlerin, bir işbirliği ölçüsünde doğadan yararlanma, doğanın varlığını sürdürme ve onunla bütünleşme yöntemini anlayabiliyoruz; fakat tabii, insanın giderek “yarar uğruna doğayı tahrip etme” ihtirasını da bir yana ayırmamız, bunu başka bir açıdan düşünmemiz gerekiyor.
Oysa bu insan-karınca ilişkisinde, toplumsal benzerlikten çok daha ilginç, çok daha ayrıntılı başka bir örtüşme var; o da karınca toplumsallığı ile “insan bilinci” arasındaki örtüşme… Bu kez de David Eagleman’dan şöyle bir bölüm okuyoruz:
İnsan bilincini anlamak için, belki de beynin parça ve bileşenleri çerçevesinde değil, bu bileşenlerin nasıl etkileşim kurduğu çerçevesinde düşünmek gerekir. Eğer basit parçaların kendilerinden büyük bir şeyi nasıl ortaya çıkarabildiğini görmek istiyorsak, en yakındaki karınca yuvasından öteye bakmaya gerek yoktur. /…Buradaki püf noktası, karıncaların arasındaki etkileşimdir. Ve aynı şey beyin için de geçerlidir. Nöron, özelleşmiş bir hücredir yalnızca; tıpkı vücudunuzdaki diğer hücreler gibi. Onlardan temel farkı, uzantılar geliştirmesi ve elektrik sinyallerini iletmesini sağlayan bazı özelliklere sahip olmasıdır. 
Demek ki karıncalar ve insan beyninin nöronları, yaşamlarını genel kuralları uygulayarak geçiriyorlar. Karıncalar, basit gibi görünen hareketleriyle karmaşık koloni davranışlarını ortaya çıkartırlarken, nöronlar da aynı biçimde insanı ortaya çıkartıyorlar. Tam da beynin nöron organizasyonunu tanımlayarak… Bu yüzden, “Karınca Yuvası” enstalasyonunu hayli değişik yönlerden okumak mümkün olabiliyor ki o enstalasyon, yeniden “İncir, İnsan, Toprak” enstalasyonu ile yan yana getirildiğinde, çok daha geniş bir düşünce alanına yayılabiliyor.
-----------------
Tüm bu yazılanların sonucunda, Ahmet Yiğider’in sanatının bütününden söz etmek istiyorsak, onun heykellerine de kısaca değinmemiz gerekiyor. Bu heykeller, enstalasyonlardan daha farklı çalışmalar gibi dursa da sanatçının tüm yapıtlarını kapsayan “algı” problematiğine göndermede bulunuyor. Elbette onun yapıtlarda koku algısı ilk sıraya yerleşmeli. Örneğin, bu ahşap heykellerde, ahşap türlerini birbirlerinden ayıran ve formları nasıl olursa olsun, onların doğadaki yerlerini tanımlayan bir etken olarak, koku algısı işlev kazanıyor. Diğer bir söyleyişle, bir izleyici bu heykellerin formlarını görerek zihninde sembolik anlamlandırmalara ve sanatsal tasniflere girişirken, onlardan algıladığı kokular ise o izleyiciyi daha farklı bir tasnife zorluyor: Heykellerin kendi ahşap özellikleri ve biçimleri ile bunların kokularının doğadaki tasnifi… Aynı, “İncir, İnsan, Toprak” ile “Karınca Yuvası” enstalasyonlarını gören izleyicinin, bunları salt görselliğin dışında, kokularındaki niteliklere göre de ayırma zorunluluğu gibi… 
Fakat bunun ötesinde Ahmet Yiğider’in heykelleri, yalnızca ahşap malzemeden ibaret değildir; o, farklı algıları da devreye sokarak birtakım sembolik anlatımlara girişir, metali, taşı ve kompozit malzemeleri de kullanır. Kuşkusuz bu malzemeler, koku algısının dışında bazı sonuçlar verecekse de “imge oluşturma” açısından yine aynı etkiyi üstlenir. Biliriz ki her tür algı, beyinde bir koordinasyona giriyor ve kendi aralarında şaşırtıcı ilişkiler kuruyor. Yani duyusal veri akışları, nöronlarda sürekli bir hareket halinde… Ancak bunlar farklı hızlara sahipler; bu zamanlama farkı ise duyuların birbirlerini tetiklemesine neden oluyor ve “dokunma görme”den, “koku tattan” vb. etkiler kapıyor.  Eric R. Kandel “Sanatta ve Beyin Biliminde İndirgemecilik” adlı kitabında şöyle diyor:
Modern beyin bilimi, görsel bilgiyi işlemden geçirme konusunda uzmanlaştığı düşünülen birtakım beyin bölgelerinin, dokunma duyusuyla da etkinleştiğini gün yüzüne çıkardı. Bir nesnenin hem görüntüsüne hem de dokunuluşuna tepki veren bilhassa önemli bir bölge lateral oksipital kortekste yer alır. Bir nesnenin dokusu, o nesne ister göz ister el tarafından algılansın, beynin komşu bir bölgesini, medial oksipital korteksi etkinleştirir. /…Bir tabloya ya da başka bir nesneye ilk kez baktığımızda, beynimiz yalnızca görsel bilgiyi işlemden geçirir. Kısa süre ardından, başka duyuların işlediği ilave bilginin işe dâhil olduğu düşünülüyor. Bu, beynin yüksek bölgelerinde nesnenin çok duyulu bir temsilini oluşturur. Görsel bilgiyi başka duyulardan gelen bilgiyle birleştirmek, farklı malzemeleri sınıflandırmamızı mümkün kılar. 
Alıntının son tümcesini tekrarlayalım: “Görsel bilgiyi başka duyulardan gelen bilgiyle birleştirmek, farklı malzemeleri sınıflandırmamızı mümkün kılar.” Bu tümceyi Ahmet Yiğider’in heykelleri için kullanabileceğimiz gibi, pekâlâ onun hakkındaki bu yazının ana fikri olarak da kullanabiliriz. Çünkü onun heykelleri, görselliğin yanı sıra diğer duyuların da etkisi ile tamamlanmış bir hale geliyorsa, enstalasyonları da aynı duyu koordinasyonları ile tamamlanmış hale geliyor. Yine yukarıdaki bir tümcede, onun “Karınca Yuvası” enstalasyonunu dile getirirken demiştik ki: “Aslında, sanatçının diğer yapıtlarını da göz önüne aldığımızda bu enstalasyon, bizi ‘doğa ve insan’ birliğinden ‘doğa ve tüm canlılar’ birliğine taşıyan bir sürecin son adımı gibi duruyor.” Ve şimdi bu tümceyi, heykelleri de düşünerek küçük bir değişikliğe uğratabiliriz: Sanatçının tüm yapıtları, bizi “doğa ve insan” birliğinden “doğa ve tüm canlılar” birliğine doğru taşıyan ve doğayı tam bir algı bütünlüğüne dönüştürmeyi deneyen bir sürecin karşılıklarıdır. Ve bir söyleşi sırasında, kendisinin ifade ettiği gibi:
Çocukluğumdan beri farkındalığımın merkezini oluşturan şey şuydu: İnsanı çevreleyen bir sonsuzluk var. İster tabiat deyin, isterseniz evren. Varoluş, aslında bu sonsuzluğu ve bu sonsuzlukla aranızdaki kabuğu merak etmekle başlayıp, anlama ve anlamlandırma çabası ile devam ediyor. Ve burada da bilim en önemli araç. İçim sanatla dopdoluyken, diğer yandan doğaya ve bilime bu derece ilgimin olması ve sonrasında mühendisliğe yönelmemde belki onun rolü büyük oldu. Formasyonuna girdiği alan veya alanlar ne olursa olsun, “bir insan merakını ve keşfetme dürtüsünü kaybederse, sanatta ve hiçbir yaratıcı alanda var olamayacaktır” diye düşünüyorum.   

 

  Ahmet Yiğider, “Intellect” sergi kataloğu, Fine Art Gallery-Moskova, 2020.
 Ahmet Yiğider, “9. Çanakkale Bienali “İncir, İnsan, Toprak” broşürü, 2024.
 A.g.e. 
 Eagleman, s. 164-165.
 9. Çanakkale Bienali broşürü.
 Patrick Süskind, Koku / Bir Katilin Hikâyesi, Çev: Tevfik Turan, Can Yay. 2024 (70. Baskı), s. 16.
  A.g.e. s. 16.
 A.g.e. s. 17.
 A.g.e. s. 18.
 David Eagleman, Incognito / Beynin Gizli Hayatı, Çev: Zeynep Arık Tozar, Domingo Yay. 2021 (42. Baskı), s. 92.
 A.g.e. s. 97.
 Cermodern “Karınca Yuvası” notları, 2024.
 Eagleman, Beyin / Senin Hikâyen, s. 231.
 A.g.e. s. 232.
 Eric R. Kandel, Sanatta ve Beyin Biliminde İndirgemecilik / İki Kültür Arasında Köprü Kurmak, Çev: Mehmet Doğan, KÜY Yay. Koç Üniversitesi Yay. 2020, s. 41. 
 Gülistan Ertik - Ahmet Yiğider, “Kültür Sanat Haritası, Konuklar, Söyleşiler” 2021.